Kapadokya Kayserisi’ndeki Karacaören ve Zile (Develi ilçesine bağlı) Rumlarının Dindarlığı ve Paskalya Gelenekleri

 

Για την Ελληνική έκδοση του κειμένου πατήστε εδώ

 

 

Ioannina’daki Neokesaria Köyü’nün Küçük Asya Derneği’nin başkanı Anastasia Papazoğlu’nun kaleminden.

Köyümün adı Neokesaria. Ioannina ilinde bulunuyor ve nüfusunun %98’i, Kayseri’nin Mikro Vereki (Küçük Asya Araştırma Merkezi’nin kayıtlarına göre), ya da diğer adıyla Everek, Ay Kosten, veyahut bugünkü adıyla Develi olan ilçesinin, Zila ve Karacaören köylerinden gelme mülteci Rumlardan oluşyor.

 

 

Bu insanların hayatlarında Kilise önemli bir yere sahipti, ayinlere katılım da huşuyla ve hep birlikte gerçekleşiyordu. Hürmet belliydi ve kilise içinde dindarlık çok açık şekilde gözlemlenebiliyordu.

Köyün sakinlerinin dindarlığı hakkında, Zile kökenli Eleutherios İosifidis bey bize şu bilgileri aktarıyor: “Zile’de çok dindardık. Bu sadece bizim köyümüzde değil tüm Anadolu’da yaşanan bir durumdu. Dedelerimizden ve ninelerimizden böyle görüyorduk ve onların örneğini izliyorduk. Zor durumlardan bizi kurtarması için daima ilahî yardıma sığınırdık. Her akşam ve her sabah kiliseye gider, dua ederdik. Kırk günlük oruç dönemlerinde, Çarşamba ve Cuma günleri ve bir çift evlenmeden üç gün önce hep oruç tutardık. Paskalya Orucu’nun ilk üç günü hiçbir şey yiyip içmezdik. Evde de dua ederdik. İkonaları koyduğumuz ve dua amaçı ayrılmış bir oda olurdu her evde. Her ailenin mutlaka o ailenin koruyucu azizine ithaf edilmiş bir ikonası olurdu. Bizim ailede Yaşamveren Pınar’ın (Meryem Ana’ya verilen bir sıfat) ikonası vardı. Babam onu İstanbul’dan, Balıklı Meryem Ana Manastırı’ndan getirmişti. İkonadaki olayın hatırası, Paskalya’dan sonraki haftanın Cuma günü kutlanır. Yortu gününden önceki akşamdan kiliseye gider, beş büyük ekmek ve bir tepsi koliva götürürdük. Kazanda bolca yemek yapıp fakirlere dağıtırdık”.

 

 

Karacaören’deki kilise için İoannis Misailoğlu bize şunları anlatıyor: “Köyün kilisesi Aziz Şifacılar Kosmas ve Damianos’a adanmıştı. Yortusu 1 Kasım günü kutlanırdı. Kilise ben doğmadan evvel inşa edilmişti, inşaatına Develi’nin Türk ağaları yardım etmişlerdi.

Büyük bir kiliseydi. Dört yüz kışı sığıyordu. 80 metre uzunluğu, 50 metre genişliği ve 6 metre de yüksekliği vardı. İsa Mesih’in ikonasının bulunduğu bir kubbesi vardı.Taş ve kireçle inşa edilmişti. Ahşap örme korkuluklarla çevrili kadınlar için ayrılmış bir balkon, ahşaptan oyma bir ikonostas ve duvarlarda da azizlerin suretleri vardı. Bu ikonaları Kayserili Germanos Usta diye biri yapmılştı. Dedemin İstanbul’dan getirdiği büyük bir avize ve başka çeşitli ikonalar da vardı. Tüm bunları gittiğimiz zaman yanımızda getirdik. Bazıları Korfu’da kayboldu, bazıları ise Aleksandroupoli’nin Esimi köyündedir. Kilisenin etrafı duvarlarla çevrili bir avlusu vardı, avluda da söğüt ağaçları ve küçük bir çan kulesi vardı. Kadınların durduğu balkonun altında da kutsal su kaynağı olan bir kuyu bulunuyordu”.

Zile’deki kilise için de E. İosifidis bize şunları anlatıyor: “Kilisede çok geniş bir çanımız vardı, 540 okka ağırlığında, çaldığımızda, çan kulesı uzun olmamasına rağmen, Everek’ten bile duyuluyordu. Rusya’dan hediye gelmişti, çevresinde

Aziz Vasilios yazan ve azizin ikonasının olduğu bir şerit vardı. Metalin içine bir okka altın karıştırılarak yapıldığını söylerlerdi, çok tatlı ilahî bir sesi vardı. Çanı Yunanistan’a gelirken yanımıza aldık, Kilise heyetinin getirmiş olması lazım. Epitafios’u da Rusya’dan yollamışlardı, tamamen altın. Bahtsızlığımızdır ki bunların hiçbiri köyümüze ulaşamadı”. Aynı kişinin tanıklığına göre Zile’deki kilisenin İstanbul’da mal varlığı da vardı: “Zile’deki kilisemizin, Galata’da ve İstanbul’un başka yerlerinde mal varlığı vardı, araziler, mağazalar ve evler. Kilise mülklerinin yöneticisi Avraam Durmusoğlu’ydu. İstanbul’da ayakkabı dükkanı vardı, hazır ayakkabılar satardı. Paraların buraya gönderilmesiyle o ilgilenirdi. Ayrıca, avukat Vasilakis Mavropoulos da cemaatimizin temsilcisiydi. İstanbul’da yaşıyor”.

Fotini Papazoğlu diğer iki kilise hakkında hatırladıklarını paylaşıyor: “Talah Tepe’de, bir kayanın üzerindeki mağarada, İsa Mesih’in yüzü oyularak resmedilmişti, oraya gidip mum yakar, niyaz ederdik. Yağmur yağmadığı zamanlar papazla birlikte oraya gidip yakarış duaları yapardık, yağmur yağsın diye. Yakarış duası biter bitmez yağmur başlardı… Bozdağ’ın yamaçlarında biraz yeşillik vardı, dağın yüksekliği 1200 metreydi. Dağa çıkıp hayvanları otlatırlardı, dağın tepesinde Peygamber İlyas’ın Manastırı vardı”. Tabi Zile’de merkezi sayılan Aziz Vasilios’un Kilisesi dışında başka kiliseler de vardı, şifalı su kaynağı olan Aziz Yeorgios, Azize Thekla gibi. Simos Kimisoğlu, “Kapadokya” adlı kitabında şunları yazıyor: “Levidis’e göre, köyde çok sayıda antik kilise vardı. Bunlardan bir tanesi, 1841’de restore edilen On iki Havariler idi. Çevre bölgelerde çok sayıda manastır da vardı, tıpkı Peygamber İlyas’ınki gibi. Azize Thekla’nın Kilisesi ünlüydü, tabi Aziz Haralambos’un ve Aziz Vlasios’un da şapellerini unutmamak lazım”. Fakat bugün, bu köyde ne yazık ki hiçbir kilise yok, büyük acımız ve hemşerimiz Zilelilerden tek şikâyetimiz de bu.

Zile kökenli Eleftherios İosifidis’e göre, Paskalya dönemi, Vergi Görevlisi ve Ferisi’nin Pazar Günü ile başlardı.

Paskalya orucu, Temiz Pazartesi günü başlardı, ilk üç gün hiçbir şey yenilmez ve içilmezdi. Eleftherios İosifidis şöyle anlatıyor: “Temiz Pazartesi evlerde genel bir temizlik yapılırdı. Mutfak eşyalarını yıkardık, külle ovardık ki olur da oruca uygun olmayan yiyeceklerden herhangi bir şey kalmışsa çıksın. Üç gün boyunca, Çarşamba öğlene kadar katı oruç tutardık, su bile içilmezdi. Erkekler tütün bile içmezdi. Çarşamba günü kiliseye giderdik ve komünyon alırdık. Kutsanmış ekmekten yerdik, eve gelince de biraz şarap içtikten sonra, bulgurdan yapılmış bir oruç çorbası içerdik.

Dallar Pazarı (E. İosifidis): “Vaya Pazari” derdik Dallar Pazarı’na (Yunanca: Kiryaki ton Vaiyon). Bayramın arifesinde “Vaiya” dediğimiz bir bitkinin dallarını keserdik. Akarsu yakınlarında olan kısa boylu bir ağaçtı, meyveleri defne ağacınınkiler gibiydi. Dalları kiliseye götürürdük, ayin bittikten sonra papaz, dalları cemaate dağıtırdı. Bunları ikonostaslarda (ikonaların bulunduğu dua köşeleri) muhafaza ederdik, birisi hastalandığı zaman bu dalları kutsal suya batırıp ona serperdik. Dallar Pazarı’nda tıpkı Meryem Ana’nın Müjdesi bayramında olduğu gibi balık yerdik. Bekardas Rumları bize Fırat Nehri’nden tatlısu balıkları getirirlerdi”.

Büyük Perşembe (E. İosifidis): “Meğali Pembti (Yunancası) yerine ‘Böyük Perşembe’ derdik. Sabahtan yumurtaları boyamaya başlardık. Soğan kabuğu kullanırdık boyamada, koyu kahve bir renk verirdi. Öğleden sonra çan çalardı ve kiliseye giderdik. Bir torbaya aile ferdlerinin sayısından bir fazla olacak kadar yumurta, tuz, buğday ve maya koyardık. Torbanın üzerine adımızı yazar kilise kurul görevlisine bırakırdık. İkinci Diriliş’e kadar kilisede dururdu, sonra da geri alırdık. O zamanlar herkes kendi yumurtasını yerdi, artan yumurtayı da dua köşesine koyardık, orada bir sene kalırdı, gelecek seneki Paskalya’ya kadar. Bu yumurta ne bozulurdu ne de kokardı, bir sene sonra onu yerdik. Tuzu tabaklığa, buğdayı da ambara koyardık, mayayla da ekmek yapardık. Tüm bunlar eve bereket gelmesi için. Büyük Perşembe akşamı kiliseye hastaları getirirlerdi, On iki İncil’i duysunlar, iyileşsinler diye. Ağır hasta olup da gelemeyenlerin kıyafetlerini getirip İncil’in altına koyarlardı. Türkler de On iki İncil’i duymaları için hastalarını kiliseye getirirlerdi, ‘On iki İncil’ derlerdi Türkçe”.

Zileli Fotini Papazoğlu’nun tanıklığından: “Türklerle kardeş gibi yaşardık. Çiftçilikle uğraşırlardı, çoğu İstanbul’a gitti. İnancımıza saygı gösteriyorlardı. Bir defasında bir Türk gelin hastaydı, Büyük Perşembe akşamı onu kiliseye götürdüler, papaz On iki İncil’i okurken, o eğildi ve okundu, sonra da iyileşti. Türk kadınları papaza gelirlerdi onları okuması için”.

Büyük Cuma (E. İosifidis): “Meğali Paraskevi yerine ‘Böyük Cuma’ derdik. O gün çalışmazdık, İsa Mesih’in ölümü ve defni için yas tutardık. Kilisenin çanları matem günlerinde olduğu gibi çalardı. Derlerdi ki, o gün melekler yastan ötürü kanatlarını bile kıpırdatmazmış. Okulun çocukları tarlalara ve dağlara koşup yabani mevsim çiçekleri, sümbüller ve çiğdemler toplarlardı. Bunları kilisenin papazına götürürlerdi, o da epitafiosa koyardı. Epitafiosun üstünde kubbe yoktu. Epitafiosu kilisenin ortasına konulan bir masaya yerleştirirlerdi. Tüm köy oradan geçip niyaz ederdi. Çocuklar sağlıklı olmak için masanın altından girip öbür tarafından çıkarlardı. Türk çocukları da gelip bunu yaparlardı. Meryem Ana’nın ağıtlarını okulun çocukları hep birlikte söylerdik, kızlar ve oğlanlar, kilisede, Türkçe ve Yunanca. Epitafiosun geçidi akşam vakti kilisenin avlusunda yapılırdı. Daha sonra papaz epitafiosun çiçeklerini halka dağıtırdı, onlar da alıp evlerindeki dua köşelerine koyarlardı. Büyük Cuma günü Müslüman kadınlar da (Yakın mahallede oturanlar) çocuklarıyla birlikte kiliseye gelip epitafios’un altından geçerlerdi, bunu iyilik getireceğine inandıkları için yaparlardı”.

Paskalya (E. İosifidis): “Pasha yerine ‘Paskalya’ derdik. Gece yarısı tüm çanlar çalardı ve hep birlikte kiliseye giderdik. Papaz ‘Hristos anesti’ (Mesih dirildi) dediği zaman kilisenin çanları neşeli bir ritimle çalardı. Büyükler havaya ateş eder, küçük çocuklar da ufak tefek patlayıcılardan patlatırlardı. Cebimizdeki iki yumurtadan birini çıkartıp başkasının yumurtasıyla tokuştururduk ve sonra da yerdik. Diğer yumurtayı, Diriliş ikonasını öpmeye gittiğimiz sırada papaza verirdik. Ayin bittikten sonra eve gelirdik ve birbirimize ‘Hristos anesti’ (Mesih dirildi) – ‘Alithos anesti’ (Hakikaten dirildi) derdik, bir çorba içerdik, yumurta yerdik ve uyurduk. Sabahleyin çocuklar mahallelerde bir ellerinde yanan Paskalya mumlarını tutar diğer ellerinde de kırmızı yumurtalarını tokuştururlardı. Evlerimize Türk çocukları da gelirlerdi, büyüklerin ellerinden öper, ‘Nice senelere’ derlerdi, biz de onlara kırmızı yumurtalardan verirdik. Onlar da Rum çocuklarıyla birlikte tokuşturup oynarlardı. Kim diğerininkini kırarsa, onun yumurtasını kazanıyordu. Öğlen vakti tekrar çanlar çalardı ve kiliseye giderdik, İkinci Diriliş için. İncil üç-dört yabancı dilde okunurdu. Papazın elini öper ve ona bir yumurta verirdik. Aynı zamanda da Büyük Perşembe günü kiliseye bıraktığımız çuvallarımızı geri alırdık. Daha sonra kilisenin avlusunda Paskalya dansı başlardı. Kadınlar el ele tutuşup, ‘halay’ çekerlerdi. Karşılama da oynarlardı. Enstrüman olarak def kullanılırdı, dansa bu ritim verirdi. Dansın üstüne kadınlar hüzünlü bir şarkı söylerdi, ‘Paskalya savması’ denirdi. Şarkının sözlerini hatırlamıyorum. Fakat Paskalya ile gurbet benzetmesi yapılırdı. ‘Paskalya’nın geldiği gibi, gurbetçim de İstanbul’dan gelsin’ derdi şarkı”.

Türklerle olan ilişkilerine dair E. İosifidis şöyle diyor: “Türkler komşularımız, Hristiyan dinine karşı büyük hayranlık ve saygı duyuyorlardı. Paskalya’da Türk dostlarımıza kırmızı yumurtalar verirdik. Yaptığımız hazırlıktan, kilisedeki ayinlerden bayramın yaklaştığını anlarlardı. Onlara kırmızı yumurtalardan vermemizi isterlerdi, çünkü Türkçe şöyle derlerdi; ‘Kırmızı yumurtanın kabuğu yere düşmeden yaz gelmez’. Türklerin çocuklarıyla birlikte yumurta tokuştururduk. Kim diğerinin yumurtasını kırarsa kazanırdı”.

Fotini Papazoğlu da şunları aktarıyor: “Türklerle kardeş gibi yaşardık. Çiftçilikle uğraşırlardı, çoğu İstanbul’a gitti. İnancımıza saygı gösteriyorlardı”.

Karacaören kökenli İ. Misailoğlu’nun tanıklığı ise şöyle: “Türklerle iyi geçiniyorduk. Tüm bölgeyle iyi arkadaşlığımız vardı. İnancımıza saygılıydılar. Hocaları onlara inancımız aleyhinde bir şey yapmamalarını tembihlerlerdi. Türkler kiliseye gelirlerdi, güneye -Mekke’nin olduğu tarafa- yönelip ayini saygıyla dinlerlerdi. Daha sonra kutsanmış ekmek alıp yerlerdi. Papazımızdan bir kağıda dualar yazmasını isterlerdi, daha sonra köylerine gidip bunu hastalarının boyunlarına muska olarak asarlardı”.

Konuştukları dille alakalı olarak İ. Misailoğlu bize şu bilgileri veriyor: “Türkçe konuşuyorduk. Akdağ Maden kökenli olanlar da Türkçe konuşurdu. Kilisede, ayin Yunanca yapılırdı. Ancak ne biz ne de papaz söylenenlerin ne anlama geldiğini anlamıyordu. Papazımız, Elçilerin Mektupları’ndan ve İncil’den kesitleri Yunanca okuduktan sonra bir başka kitaptan Türkçe olarak da okurdu. Okulda da öğrenim dili yine Yunanca harflerle yazılmış olan Türkçe’ydi. Kitaplardan Yunanca yazmayı ve okumayı öğrenirdik ama bir şey anlamıyorduk. Yunanca okuduklarımızı öğretmenimiz bize Türkçe olarak açıklıyordu. Köyümüzün Ermenileri de Türkçe konuşurlardı ama Ermenice’yi de bilirlerdi, çünkü kendi okulları vardı. Bizimle Türkçe konuşurlardı, kendi aralarında gizli bir şey demek istediklerinde ise Ermenice konuşurlardı”.

Ruhlarla İlgili İnanışlar (E. İosifidis): “Ruhlar konusuna gelince, Paskalya’da yeryüzüne geldiklerini ve Pentekost Günü gittiklerine inanırdık. Bu durum hem masum hem de kötü ruhlar için geçerliydi. İyi ruhlar gökten elli günlüğüne inip yer yüzünde dolaşır, kötü olanlar da elli gün boyunca yanmaz, serbest dolaşır. Bunun gerçekleşmesi için Meryem Ana’nın İsa Mesih’e aracılık ettiğine inanırdık. Bu elli günlük süreçte, Pentekos Günü’ne kadar, her Cumartesi kiliseye koliva götürürdük, ölmüşlerimizin ruhu için. Aynı zamanda ölüleri anma ayinleri yapardık, fakirlere yiyecek ve giyecek dağıtırdık. Pentekost Günü’ne Türkçe, ‘Bayram ellisi’ (Paskalya’dan elli gün sonra kutlandığı için) derdik”.

Pentekost Günü (E. İosifidis): “Paskalya’nın Ellisi ya da ‘Bayram Ellisi’ dediğimiz bu gün kiliseye gidip diz çökerdik. Bu yüzden bu bayrama ‘Diz Yıhımı’ dediğimiz de olurdu. Kilisede diz çökmüş şekilde, Allah’tan bizlere Kutsal Ruh’u göndermesini ve tıpkı Havarilere yaptığı gibi bizleri de O’nun aracılığıyla aydınlatmasını için yalvarırdık. Bayramın arefesinde yine koliva yapar kiliseye götürürdük, ruhların elli günlük dolaşmadan sonra tekrar ait oldukları yere döneceklerini düşünerek”.

Kesinlikle ilk neslin dinî yaşantısı bugünün haline nazaran oldukça etkileyiciydi. İnançları hayatlarının en önemli unsuruydu. Küçük Asya Derneği’nden bir başka tanıklıkta, ‘Çıkış’ (Yunanca Eksodos) adlı kitapta görüyoruz ki o zamanın erkekleri kutsal şeylere küfretmeyi akıllarından bile geçiremiyorlardı. Ve 1924 yılında onları memleketlerinden Yunanistan’a getiren gemide bu durumla ilk kez karşılaştıklarında ağızları açık kalmıştı. Eleftherios İosifidis’in tanıklığı bizlere şunları anlatıyor: “Kaptan ve mürettebatı iyi insanlardı. Fakat kendi aralarında küfrederken kutsallara da küfrediyorlardı. Bu sözler bize korkunç geliyordu. Yunanların, Hristiyanların ağzından böyle kelimeler duymak! Türkler bile Türk olmalarına rağmen inancımıza küfretmeye kalkışmıyorlardı. Hatta Zile’de kendi aramızda birbirimize küfür etsek bile Türkler hemen araya girip bize izin vermezlerdi. Ve şimdi inancımıza küfredenler kim? Yunanlar!”. Bir diğer yandan da Zile’deki ve özellikle Kapadokya’daki Rumlar aşırı derecede dindardılar. Köyümdeki birinci neslin kadınların, manastırlarda uygulanan düzene göre dua etmeyi sürdürürlerdi. İkinci nesilden bugün 83 yaşında olan Tasula Tolya, kendisini evlat edinen annesi Fotini Papazoğlu’ndan şöyle bahsediyor: “Sabah saat dörtte kalkardı, yanına bir bardak su koyardı ve Karamanlıca yazılmış olan dua ve ayin kitaplarını açıp onlardan bölümler okurdu. Çocuklar kalktığı zaman da, “Alın için evladım, kutsanmış su” diyerek onlara verirdi. Ölümüne kadar her gün düzenli olarak belirli saatlerde dua etmeyi aksatmadı. Yaşlandığı zaman ise neredeyse tüm gün boyunca dua ederdi”. Tasula hanımın bildirdiğine göre, saygıdeğer Metropolit Sevastianos, 1980’li yıllarda, onun annesini Konitsa’daki huzurevinde sık sık ziyaret ederdi, bir keresinde şöyle dedi: “Benim kafamda taktığım (Ruhban şapkası) bu kadının karşısında hiçbir şey değil”. İlk nesil Küçük Asya’dan geldiğinde başlarına Meryem Ana’nınki gibi iki örtü takarlardı. Saçları kapatması için “tepeliki” dedikleri küçük bir manastır şapkası ve onun üzerinden de ya çenede bağlanan ya da çeneyi de kapatan bir eşarp daha.

Tüm kayıtlar 1960 yıllarında Küçük Asya Derneği tarafından tutuldu. Geleneklerimiz hakkında böylesine önemli bilgileri bize sağladığı için derneğe büyük bir teşekkür borçluyuz. Bu güzel geleneklerin bazıları bugün kaybolmuş olsa da, hepimizin çaba göstermesi ve bunların tekrar bizde yaşam bulması dileğiyle. Hepinize iyi Paskalyalar.

Anastasia Papazoğlu

Advertisements