Kapadokya Tarihi

Για την Ελληνική έκδοση του κειμένου πατήστε εδώ

 

Bölge

Kapadokya, Küçük Asya’nın en bilindik bölgelerinden biridir. Büyük coğrafi alana sahip olan, zengin tarihi ve olağanüstü kültürü, önemli jeopolitik konumu olan, sanatçıların ve bilimadamlarının memleketi, gelenek ve göreneklerin kesişme noktası bir yer.  Coğrafi sınırları politik ve askerî olaylar sebebiyle yeteri kadar yer değiştirmiştir. Küçük Asya’nın içinde, Tuz Gölü ile Toros ve Aladağlar sıra dağları arasında yer alan bir memleket. Kuzeyde Galatya ve Pontus ile, batıda Likaonia ve Frigya ile, doğuda Ermenistan ile ve güneyde Kilikya ve Suriye ile sınırdır. Kapadokya’da akan yeterli sayıda nehir bulunmaktadır, bunlardan başlıcaları Alis (Kızılırmak), Melas (Manavgat Irmağı), Saros (Seyhan), Skordiskos (Sakarya), aynı zamanda jeofiziğini tamamlayan göller de Tatta (Tuz gölü), Stefani ve İnce Su’dur.

Böylesine zengin efsanelerin ve kültürlerin ülkesi olan Kapadokya, isminin kökeni hakkında da bir gizem oluşturmazsa olmaz. “Kapadokya” kelimesi hakkında birçok etimolojik fikir var, bunlardan başlıcaları:

a) Kappadokia: Atlar ülkesi (Pers dilinde)

b) Kappadokia / Kappadokes (Kapadoklar): Bölgeye M.Ö. 1600 yıllarında yerleşmiş İapetik* ırk.

c) Kappadokia: Kappadoks nehri.

d) Kappadokia: apa (su) + doko (inanmak, zannetmek).

* İapetos veya İapetus (Yunanca: Ἰαπετός), Uranüs (Gök) ile Gaia’nın (Yer) oğlu olan bir Titan’dır.

Tarih öncesi – Antik dönem

Mitolojiye göre bölge, Antik Yunan kahramanı Herakles ile ilişkili. Kapadokya, adını Süryani Kralı Ninios’un Herakles’in soyuna ait olan oğlu Kappadokas’tan aldı. Heredot ve Stravonas’a göre Herakles, Apollon’un kutsal üç ayaklısını çaldıktan sonra tanrı tarafından üç yıllığına Lidya Kraliçesi Omfali’nin hizmetine verilmekle cezalandırılıyor. Orada bazı kahramanlık görevlerinde hizmet verdi. Herakles Omfali’den bir erkek çocuk sahibi oldu, çocuğun adı Alkeos idi ve Ninios’un büyük dedesi oluyordu.

Kapadokya, arkeolojik buluşlara göre zaten tarih öncesi devirde yerleşim yeriydi. Topraklarından birçok halk önemli kültürel değerler bırakarak geçti. Kapadokya’nın ilk sakinleri Hititler idi. 3. binyılın başlarında Küçük Asya bölgesinin en yaygın yerleşikleri Hititler, bilimsel araştırmaya göre yerli oldukları inanılıyor. Helenizm öncesi kuvvetli bir halk olarak kuzey Kapadokya’da bulunan Hattuşaş ya da Hatti (Bugünkü Boğazköy) başkentleriyle birlikte önemli bir kültür geliştirdiler.

Daha sonra, 3. binyılın ilk yarısında, bölgeye Trakya’dan Luvioslar varıyor. Helenizm öncesi bir halk olup daha sonradan Kapadokya’nın yerlileri Hititler ile akraba oldular. Luvioslar bölge halkıyla karışıp kültürün gelişimine yeteri kadar katkıda bulundular.

Yaklaşık olarak 3. binyılın ikinci yarısına kadar yetişiyorlar Hititler, çok derin teknik kültüre sahip olan bir halk olarak. Başlıca yerleşim yerleri Kapadokya idi ve bölgenin sanatsal ve ticarî gelişimine önemli katkıda bulundular. Hititliler, kendilerinden önce Küçük Asya’da bulunan diğer milletlerle olduğu kadar Yunan anakarası ile de temaslar kurdular. Hattuşaş başkentiyle güçlü bir imparatorluk kurdular ve M.Ö. 13. yüzyıla kadar harika anıtlar inşa ederek ihtişamlı bir hayat sürdüler, bu yüzden de Ege  halkları Hititler’in başarısına ulaşmak için bu imparatorluğun çöküşüne sebep oldular.

2. binyıl süresince Makedonya’dan Küçük Asya’ya tarım, hayvancılık ve ticaretle uğraşan bir halk olan Frigler göç ediyor (Frigya: Mitolojik Atina kralı Kekropas’ın kızının adı). Hitit İmparatorluğu artık çökmüştü ve böylece Frigler kendi gelişimleri için uygun bir alan bulmuş oldular. Bölgedeki varlıkları Homeros’un yıllarından itibaren biliniyordu ve başarıları büyüktü. Özellikle M.Ö. 8. yüzyıl zamanında hareket merkezi olan,  kendileriyle aynı ismi taşıyan ülkeleri Frigya, Küçük Asya’nın kuzeybatısında bulunuyordu. Kapadokya Frig kültüründen önemli ölçüde etkilendi. Frigler ve Suriyeli Kapadokyalılar, birlikte Kapadokya ırkı denilen ırkı oluşturdular.

M.Ö. 880 yılları civarında, Asurlular (Asur: Göğün tanrısı), bölgedeki gücü Friglerin elinden aldılar. Bu güçlü halk başlangıçta Mezopotamya’da yaşıyordu ve yıllar geçtikçe Küçük Asya’ya da yayıldılar. Yönetim yıllarında Kapadokya ticarî ve ekonomik anlamda bahar yaşadı. Mitolojik olarak Asurlular Herakles’in torunlarının torunlarıydılar (Herakles, Alkeos, Vilos, Ninos, Ninias, Kappadokas). Nitekim Ninias da Asur devletinin başkentine kendi adını verdi (Ninova).

M.Ö. 7. yüzyılın ortalarında Yunanlar (Yunan ana karasının sakinleri), Küçük Asya’da, ortak ilkel tarih sebebiyle beklenen kolonilerini kurmaya başladılar. Kapadokya da bu kültürel genişlemelerinden mahrum kalmadı, kısa zaman içinde harf ve sanat yeri olarak belirginleşti. Tabi ki bunda Pers krallarının zamanla Yunanları kabullenmesinin de katkısı oldu.

Kral Kroisos’un (Krezüs ya da Karun da denir) yıllarında (M.Ö. 560-546) Kappadokya, Lidya devletinin bir parçasıydı ve feodal aristokratik rejim altındaydı. Lidyalılar (Lidos: Mitolojik kral, Atios’un oğlu) toprakları mineraller açısından çok zengin olduğundan lüks içinde yaşayan bir halktı. Nitekim Kral Kroisos da devasa zenginliği ile tanındı ve deyimlere bile konu oldu (“Karun kadar zengin”).

M.Ö. 650 yıllarında Kapadokya, Kral Siyaksares’in hüküm sürdüğü yıllarda Medler tarafından fethedildi. Aynı kral Asurlular üzerinde zafer kazanarak bir imparatorluk kurmayı başardı. Medler (Midos (Yunanca): Midia’nın ve Egeos’un oğlu) kuvvetli bir halk olup sanat ve dekorasyonu severlerdi.

M.Ö. 550 yıllarında Kapadokya, Pers yönetimi altına girdi. Pers kralı Kiros (Büyük Keyhüsrev ya da Büyük Kuroş olarak da bilinir) krallığına Medleri de katarak Lidya Kralı Kroisos’u savaşta yendi. Böylelikle Pers İmparatorluğu, çok güçlü bir imparatorluk haline geldi ta ki Büyük İskender gelip yıkana dek. M.Ö. 550 yıllarında Kapadokya, Pers yönetimi altına girdi. Pers kralı Kiros (Büyük Keyhüsrev ya da Büyük Kuroş olarak da bilinir) krallığına Medleri de katarak Lidya Kralı Kroisos’u savaşta yendi. Böylelikle Pers İmparatorluğu, çok güçlü bir imparatorluk haline geldi ta ki Büyük İskender gelip yıkana dek. Pers devletinin daha iyi yönetilmesi için, idarî ilçelere, Satraplık denilen parçalara ayrılmasına karar verildi. O zaman Kapadokya’da Satrap olarak yerli efendiler görev yaptı ve bu da gerçekten bölgenin kuvvetlenmesine vesile oldu. İlk sırada Ariarathes hanedanlığı vardı.

Büyük İskender Egemenliği – Helenistik Dönem

Büyük İskender’in yıllarında idarî dilimde olduğu kadar bölgede Yunan edebiyatının gelişmesinde de önemli değişiklikler saptandı.

M.Ö. 333 yılında Büyük İskender, sefer düzenlediği sırada Kapadokya’dan da geçti, fakat Perslere karşı sefer düzenlemesine ve bölge Pers kuşatması altında olmasına rağmen oraya zarar vermedi. Velhasıl Makedon mareşal efsanelerinde Kapadokya’nın kutsallığı hakkında biliniyordu ve arkeolojik kazılar da bunu doğruluyordu. Bölgenin valisini değiştirmekle yetindi, I. Ariarathes yerine Büyük İskender’in ölümüne kadar, Kapadokya satrapı Saviktas ya da Avistamenis seçildi.

Belirtmek de fayda var ki Kapadokya uzun konik kayalar, oyulmuş taşlı şekiller ve yeraltı geçitlerinden oluşan jeofiziği sebebiyle erken antik çağlardan beri yoğun enerji alanı olan kutsal bir yer olarak kabul görür. Yerel efsanelere göre de kutsal alanda düşmanlık yasaktır. Aynı zamanda o zamanlar Kapadokya’nın efendisinin bölgenin gizemli kutsallığından güçler elde ettiğine inanılıyordu.

Ve böylece, Büyük İskender zamanında da Kapadokya özerkliğini korudu.

Fakat Büyük İskender’in M.Ö. 323’teki ölümünden sonra torunları imparatorluğunun geniş topraklarının paylaşımı için aralarında savaşmaya başladılar. Kapadokya da ilgilendikleri bölgeler arasındaydı. General Perdikas, I. Ariarathes’i yenerek yerine satrap olarak Evmenis Kardianos’u yerleştirdi.

M.Ö. 315’te ise Perdikas’ın ve Evmenis’in rakibi olan Makedon General I. Tek Gözlü Antigonos Kapadokya’yı ele geçirdi.

M.Ö. 301’de ise Makedon’ların torunlarının torunları imparatorluğu dört krallığa böldüler: Makedonya’da Kassandros’un, Suriye’de Selefkos’un, Trakya’da Lisimahos’un ve Mısır’da Ptolemeos’un olmak üzere. Kapadokya da Lisimahos ve Selefkos’un arasında paylaşıldı: Büyük Kapadokya (Toros Sıradağları tarafına doğru) ve Pontus Kapadokyası (Pontus tarafına doğru) olarak.

Aynı zamanda Persler de Küçük Asya’nın Büyük İskender tarafından fethedilmiş topraklarını geri almak için hem diplomatik hem de savaş yollu denemelerde bulundular. Sonuç olarak da, Büyük Kapadokya’da Ariarathes hanedanlığı ve Pontus Kapadokyası’nda da Mithridatis hanedanlığı egemen oldu. Zaman içinde Pontus Kapadokyası Pontus’a dahil olurken, Büyük Kapadokya da günümüzün Kapadokyası’nı oluşturdu. Böylece bugün Kapadokya dediğimizde eski zamanların Büyük Kapadokyası’nı kastediyoruz.

Yunanların Kapadokya’da kolonileşmesi vesilesiyle bölge,  kademe kademe kültür merkezi haline geldi. Zenginliğe olduğu kadar kültüre de değer veren Pers yöneticileri de ilerlemiş uygarlıklarından faydalanabilmek adına Küçük Asya’nın Yunan sakinleri ile ilişkilerini iyi tutmaya çabaladılar. Bu Yunan-Pers birlikte barış içinde var olma zamanlarında kraliyet aileleri arasında düğünler yapıldı. Yunan dili de Pers hükümdarları tarafından büyük oranda kabul ve değer gördü, öyle ki kültür ve dil vakıfları (konservatuvarlar, okullar, tiyatrolar) kurarak dilin yayılmasına yardımcı oldular.

Pers krallarının çoğunun Yunan dostu olmaları tesadüf değildir özellikle kültürü ve değerleriyle bilinen Pontus Kralı VI. Mithridatis Evpatoras örneğiyle.

Roma Dönemi

Roma döneminde de Kapadokya kültürel üstünlüğünü korudu fakat dini-kült alanda bir farklılaşma vardı. Yakın zamana kadar Kapadokyalılar çoktanrılı dinlere inanıyorken (Olimposlu tanrılar, Frigyalı tanrılar, İran tanrıları gibi) Hristiyanlığın ortaya çıkması ile birlikte yavaş yavaş tektanrıcılığı kabullenip Hristiyan öğretisine kucak açtılar. Kapadokya’da imparatorların mülkler inşa eder bölgeyede üstünlük kurdukları bir dönemdi. Kapadokyalı insanlar da okuryazar bireyler olarak Yunan ruhunu seven Romalı yöneticilerle iyi ilişkiler geliştirdiler. Bu iyi ilişkilerin tipik bir örneği olarak da Kapadokyalı yazar Arhelaos Sisinis’in, Roma İmparatoru Markos Antonios tarafından M.Ö. 36’da Kapadokya Krallığı’nın tahtına geçirilmesi gösterilebilir.

Arhelaos Sisinis, kral olduğunda I. Arhelaos olarak adlandırıldı, Kapadokya’nın son kralıydı. Glafira’nın ve Pontus’un pagan din adamı olan Arhelaos’un oğluydu. Asil bir soya sahipti ve iyi bir eğitim aldı, erdemleri ile göze çarpıyordu. Tahtını, Markos Antonios’un Oktavianos Avgustos tarafından malup edilmesinden sonra bile korudu. Oktavianos Avgustos onu olağanüstü bir adam ve öenmli bir müttefik olarak görüyordu. Krallığı kesin olarak M.S. 17’de, Tiberius Sezar tarafından yıkıldı ve Roma eyaleti haline geldi.

O zamanlarda Hristiyanlık kendini göstermişti ve Kapadokya halkının düşünce şeklini etkilemeye başlamıştı. Havari Petrus ve Pavlus’un Yunan dilinde -Kapadokya’nın resmî dilinde- yapmış oldukları vaazları büyük yankı buldu ve Kapadokya’nın Yunan-Hristiyan kültürünün değerli merkezi haline gelmesinin yolunu açtı.

1. yüzyıl ve sonrasından itibaren Kapadokya’nın tarihi büyük bir kişilik kazandı. Filozof Apollonios Tianefs, Hristiyan dininin ifadecisi olarak erdemli bir hayat sürdü ve Tek Tanrı’nın varlığını öğretti. O dönemde birçok başka bilgin ve filozof da, artık manevî gelişimi ile ünlü olan Kapadokya’da yaşadı ve öğretti. Romalılar da bu gelişmeyi olumlu görererek sistematik olarak bölgeyi kolonileştirmeye başladılar. Kapadokya tarihindeki kara nokta ise çoktanrıcılığı geri getirmeyi arzulayan bazı Roma İmparatorları tarafından Hrisiyanlara karşı yapılan zulümler oldu. Bu zulümler süresince çok sayıda Hristiyan şehit olarak can verdi.

Bizans Dönemi

Bizans yıllarında, M.S. 313’te İmparator Büyük Konstantinos tarafından Milan Kararnamesi’nin imzalanması ile Hristiyanlara karşı işkenceler son buldu ve tüm Bizans İmparatorluğunda dini özgürlük tanındı. O zaman Kapadokya’da Hristiyanlık için çok önemli şahıslar göze çarptı, Aziz Büyük Vasilios (Kayseri piskoposu), Nissalı Aziz Grigorios (Nissa piskoposu), Aziz İlahiyatçı Grigorios (Konstantinupolis Başpiskoposu), Aziz Konyalı Amfilohios (Konya episkoposu) gibi. Kilisenin bu bilge pederleri Hristiyan halka barış ve adalet yolundan gitmeleri, sapkınlıklarla kandırılmamaları, eğitim ve ahlaka meyil vermeleri gibi konularda yardımcı oldular. Kapadokya da Hristiyanlık için önemli anıtlar, kiliseler ve manastırlar dikildi.

İdari yönetime ilişkin olarak Kapadokya, Bizans döneminde başlangıçta iki eyalete ayrılmıştı: 1. Kapadokya (Kayseri, Nissa, Therma, Reğepodandos) ve 2. Kapadokya (Tiana, Fafstinupolis, Kivistra, Nanzianzos, Sasima, Parnasos, Reyedoara) olarak. Kapadokya, coğrafi konumu sebebiyle Bizans İmparatorluğu’na doğudan gelen seferlere karşı siper görevi gördü. Bu yüzden de Bizans imparatorları, ülkeyi “tekfurluk” adı verilen idari birimlere bölmeye karar verdiler, yani askerî konulardan sorumlu özerk merkezler. Bunlardan birisi de “Kapadokya Tekfurluğu”ydu, Kapadokya’nın güney kısmını içeren, başlangıçta Koroni Kalesi daha sonra Tiana olan askerî operasyonlar merkezi ile.

Bunların yanı sıra Akritis olarak adlandırılan, cesaretleri, savaş güçleri, yiğitlikleri ve özverileriyle dikkat çeken sınır koruyucularının kuvvetleri kuruldu. Savaşmadıkları zaman devletin sağladığı arazilerde aileleriyle birlikte tarım işleriyle uğraşıyor, atlarını besliyor ve egzersiz yapıyorlardı. Fakat daima her an ortaya çıkabilecek bir savaş durumu için hazırdılar. Başarıları ve eylemleri sonucunda kendi hemşerileri tarafından övülüyorlardı, onlara ithaf edilmiş halk şarkıları söyleniyordu. En tanındık Akritisler arasında Vasilios Digenis, Porfirios, Yoannikos, Andronikos, Armuris, Fokas, Vardas, Dukas ve Konstantinos vardı. Aralarında, Anastasios Alektoridis, Stilpon Kiriakidis, Petros Kalonaros, Keramefs Papadopulos ve Konstantinos Paparigopulos’un da bulunduğu birçok araştırmacıya göre Kapadokya, Akritik şarkıların ana vatanıdır. Ayrıca Kapadokya’dan çıkmış birçok Bizans askeri ve imparatoru da bulunmaktadır.

Bizans imparatorlarının bilinçli idaresi ve askerî güçlerin sistemli organizasyonu ile bölgede Kapadokya Helenizmi’nin sanat ve edebiyattaki gelişmesine hız veren bir barış dönemine ulaşıldı (964-1067).

Türk Akınları

Ardından Türkokrasi yılları başladı. Selçukluların gelişi, 1067 yılında fethedilen Kayseri için felaketle sonuçlandı. Daha sonra da Bizans ordusunun tamamen mağlup edildiği 1071 Macıkert Savaşı yapıldı. Selçuk Sultanı Süleyman Kutalmışoğlu Türk egemenliğini vurgulayarak en geniş bölgenin idaresini aldı. Ölümünden sonra gelen diğer sultanlar da toprakları “sultanlık” denilen idarî eyaletlere ayırdılar. 1116 yılında Kapadokya, “Konya Sultanlığına” katıldı. Eğitimli Yunanlar, hayatlarını güvence altına alarak her Konya sultanının hizmetinde görev yaptılar. Selçuklulardan sonra da sıra Karamanlılarındı. Kapadokya’nın ve Likaonia’nın birçok toprağını kendi adlarını taşıyan devletlerine kattılar.
1453’te Bizans’ın başkenti Konstantinopolis Osmanlı Türkleri tarafından fethediliyor ve Bizans’ın sonu geliyor. Osmanlılar, kötü şartlar altında yaşamalarına rağmen gelenek ve göreneklerini yaşatmaya çalışan eski Bizans İmparatorluğu’nun halkını köleleştirdiler. Osmanlılar egemenliklerini sağlamlaştırmak adına değişik yollara başvurdular; işkenceler, aşağılama, çocuk kaçırma (Devşirme sistemi), Müslümanlaştırma, nüfusların yerlerini değiştirme (İskân politikası) gibi.

Özellikle, Küçük Asya’nın iç kesimlerinde yaşayan yerli halkı, hayatı yeniden canlandırmak ve yapacakları ticaretten faydalanmak amacıyla çölleşmiş, harap haldeki büyük şehirlere (İstanbul, İzmir, İskenderiye gibi) sürdüler.

Kapadokyalı göçmenler, bölgelerinin alışkanlıklarını yeni memleketlerine taşıyarak, aileleriyle birlikte yaşama tutunmak için sert koşullarda çalıştılar. Ticarette ve her iş dalında yükseldiler, kültürel dernekler kurmayı ve eğitim almayı başardılar.

Modern Zamanlar

Daha sonraki yıllarda esirleştirilmiş Kapadokyalılar, Hristiyan inancını, geleneklerini ve Yunan dilini muhafaza etmek için çaba sarfettiler. Yapabilenler eğitim alıyordu, kimileri ticaretle uğraşıyordu ve böylece Yunan halkının Türk boyundurluğundan kurtulması için mücadele ediyorlardı. 1821 direnişinde de birçok Kapadokyalı kahraman öne çıkmıştır.

Zamanla Osmanlı sultanları cazibelerini yitirdiler ve Jön Türkler olarak adlandırılan, eğitimli ve önemli yerlere sahip kişiler onların yerlerini aldı. Jön Türkler, önderleri Kemal Atatürkle propaganda yapıyor ve özgürlükçü fikirleriyle mevcut rejimde değişiklikler istiyorlardı. Özünde, tıpkı 1908 anayasalarında da kanıtlandığı gibi, sadece Helenizmin köleleştirilmiş bölgelerindeki egemenliklerini güçlendirmek isteyen yeni bir fanatik Türk jenerasyonuydular. Oysa, Jön Türk hareketi ortaya çıktığında (Selanik 1908) sloganları hareketin gerçek yüzünden oldukça farklıydı, “Adalet, Hürriyet, Eşitlik”. Jön Türklerin söz verdiği özgürlükler, dinini ya da milliyetini, ya da her ikisini birden saklayan Küçük Asya halklarının ifşa olmasını sağlayan yemden başka bir şey değildi. Devamında da çeşitli yollarla köleleşmiş bu halkların imhası için çabaladılar: Ağır vergiler, amele taburları, nüfusun şiddetle kovuşturulması, Yunan okullarının kapatılması vb.

Küçük Asyalılar Yunanistan’dan yardım bekleyerek zorluklara dayandılar. 1920’de Yunan ordusu Küçük Asya’ya çıktı ve -başlangıçta muzaffer olarak- Anadolu’nun iç kesimlerine kadar ilerledi. Fakat mühimmat eksikliği ve hastalıklar ordunun zayıflamasına yol açtı ve ordu, halkı Kemal’in vahşi saldırılarına bırakarak geri çekilmek zorunda kaldı. Sonuç da Yunanların mağlubiyeti ve 1922 Küçük Asya Felâketi oldu.

Sonuçlar Küçük Asya’nın kıyıları için ne kadar sert olduysa, Türkler ve Kapadokyalıların barışla yaşadığı ve yıllar içinde dostça ilişkiler geliştirdikleri iç kesimlerde de o kadar sert oldu. Sorunsuz birlikte yaşamı sarsan bir diğer etken de Türkiye ile Yunanistan arasındaki 1923 Lozan Antlaşması oldu; Yunanların Yunanistan’a, Türklerin Türkiye’ye zorunlu göçü. Her iki taraftan da onbinlerce kişi evlerinden, mahallelerinden ve hayatlarından kopartıldılar ve başka yerlere mülteci olarak taşınmaya zorlandılar. Küçük Asyalılar Yunanistan’a katılıp adapte olana kadar çeşitli zorluklarla yüz yüze geldiler. Tatlılıkları, çalışkanlıkları, sabırları, samimiyetleri, derin inançları, misafirperverlikleri, hamaratlıkları ve diğer birçok erdemleri sayesinde gelişmeyi başardılar ve Yunan devletinin ekonomik, endüstriyel, manevi ve kültürel gelişimine katkıda bulundular. Kapadokyalı mülteciler özellikle aktiftiler. Akritislerin torunları ve çalışkandılar, Yunanistan’da eğitim düzeyinin gelişmesine olduğu kadar, ekomonik-teknolojik sistemin çağı yakalamasında da o kadar katkıda bulundular. Katkıları paha biçilemez, tarihleri efsanevî, Küçük Asya vatan nostaljileri ise ebedîdir.

Yazar: Aleksia Koukoula, filologAtina Üniversitesi mezunu

Kaynakça

1) Britanika – Larousse – Papiros Ansiklopedileri
Papiros Yayıncılık Ajansı

2) Kapadokya – Simeon K. Kimisoglu
ILP Productions Yayınları

3) Pontus Tarihi – Periklis Rodakis
Gordios Yayınları

4) Modern Öğrenim Ansiklopedileri – Mitoloji ve Homeros Sözlüğü
Angelaki-Georgiadi-Duzgu Yayınları

Advertisements