Eski Ortadoğu Halkları

Για την Ελληνική έκδοση του κειμένου πατήστε εδώ

 

Sümerler

Dicle ve Fırat bölgesi tarihte ilk büyük medeniyetlerin ortaya çıktığı ve geliştiği bölgeydi. Bölgeye yerleşmiş en önemli halklar Sümerler, Akadlar, Babilliler, Asurlular idi. Sümerler MÖ 4.000 yıllarında güney Mezopotamya’ya yerleştiler. Çevresindeki akarsulardan yararlanarak yoğun takım çalışmalarıyla tahıl yetiştirmek için verimsiz toprakları verimli toprak haline getirmeyi başardılar. Tekerleği keşfedip sulamanın ötesinde araba yapımı gibi çeşitli gündelik çalışmalarda kullandılar. Dokumacılık, mobilya üretimi, demircilik, taş oymacılığı ve çanak-çömlekçilik, hayvancılık gibi işlerle uğraştılar. Takas yöntemi ile başta metal olmak üzere ham madde ve tarım, hayvancılık ürünleri birbiri karşılığında değiş tokuş edilerek komşu halklarla ticari ilişkiler geliştirildi. Değiş tokuşu kolaylaştırmak üzere bazı ölçüt ile ilk parayı icat ettiler. Çivi yazısına benzer yazı karakterlerini ilk Sümerler kullandılar. Bu yazıyı Akadlar, Elamlılar, Hititler, Asurlular ve Persler gibi Ortadoğu halkları benimsediler. Çivi yazısının kullanılması ve sonraki bilim gelişimi gündelik çalışmalarından kazanılan pratik bilgiye dayandı. Tecrübeye dayanan uzambilgisi, geometri, matematik, ilaç ve tıp bilgilerinden başka ilk önce müneccimlik, sonra da gökbilimle uğraştılar. İnşaat malzemesi veya yazı malzemesi olarak güneşte ısıtılmış kil tuğlaların kullanımını icad ettiler. Gündelik hayat sahnelerini betimleyen kabartma eserlerinden başka başta hakkâklik (mühür kazma işi) olmak üzere oyma eserleri de günümüze kadar ulaşmıştır. Kral mezarlarında bulunmuş arplar dışında başka çalgı gösteren resimlerden anlaşıldığı gibi Sümerlerin sosyal yaşamında müzik büyük bir önem taşırdı.

Sümerler sahip bir tanrıya ait olan ve bir bölgenin merkezi olarak bağımsız kentlerde teşkilatlandılar. Her şehrin hükümdarı tanrının yeryüzündeki temsilcisi kabul edilip başrahip, başhakim ve kumandan görevlerini görürdü. Ailesinin üyeleri ve ruhban sınıfının yardımı ile hükmederek toplumsal hiyerarşinin zirvesi kendisine aitti. Yüksek kral memurları ve yüksek ruhbanlar bir nevi asalet sınıfı oluştururdu. Toplumsal piramidin alt tabakası ise serbest kişilerden oluşturulurdu. Başta savaş esirleri olmak üzere borçtan dolayı da serbestini kaybetmiş kişilerden her insan köle edinebilirdi. Güçlü surların çevirdiği kentler büyük saray ve ziggurat tapınaklarıyla süslendirilirdi. Basamaklı piramit tarzında yaptırılan zigguratın zirvesinde şehrin adandığı tanrı otururdu. İbadet yeri olmaktan başka ziggurat hükümet konağı, hazine ve mal depolanması gibi çeşitli işlemlerin merkeziydi. Güçlü olan kent komşu kentlere hakim olmaya ve kendi tanrısını kabul ettirmeye çalışırdı.

Akadlılar, Babilliler ve Asurlular

MÖ 3.000 yıllarında muhtemelen Arap çöllerinden ilk ayrılan Sami kökenli gruplar kuzey Keldan ülkesine yerleşmiştir. Bazen Akadlar olarak da adlandırılan grup Sümerler’le savaşıp bölgeye hakim olduktan sonra yaklaşık MÖ 2350 Akad isminde başkentiyle tarihte ilk büyük krallığı Mezopotamya’da kurdular. Sümer medeniyetini devam ettirerek kent-devletlerini bir tek kralın hakimiyeti altında birleştirdiler. Sonraki yüzyıllarda yeni gelen Sami grupları Akadlıların medeniyetine entegre oldular. Böylece Mezopotamya’daki Sami halkları büyük bir gelişim devrine girdiler. Bu gelişimde hükümdar Hammurabi’nin büyük payı vardır. Mezopotamya, Asur bölgesi, Filistin, Elam ve Suriye’yi fethederek bölgenin halklarını başkenti Babil olan ilk büyük imparatorluğun altında birleştirdi. Devleti idari bakımdan düzenleyerek tebaasına kanun çıkardı. Hammurabi kanunları Sümerlerin kanunlarından etkilendi. Kanunlar aile ilişkileri, tarımcılık, ticaret ve asker konularına ilişkindi. 85 kilometre uzun ve 50 metre yüksek surlarla tahkimli olan Babil tarihte ilk büyük kentti. Dev inşaat eserlerinin doğurduğu gereksinimler tecrübeye dayanan bilimsel bilginin genişletilmesi ve derinleştirlmesine sebep oldu. Yazı ve matematik bilgilerinin öğretim gereksinimlerini karşılayan mektepler vardı. Edebiyat eserlerinden en önemlisi Gılgamış destanıydı. Hayat ve ölümün anlamını inceleyerek idrak ve medeniyetin gücünü tanıtmaktadır. Mezopotamya edebiyatından günümüze ulaşmış başka eserler Yaratılış ile Tufan’a dair şiirsel destanlardır. Dinsel açıdan Mezopotamya halklarının en önemli inanışlarından biri günahkarların tanrılar tarafından cezalandırılmasıyla insanın kaderinin doğumunda yıldızların gökyüzünde konumlarına bağlılığıyla ilgilidir. Babil devletinin gelişimini takiben Hititler, Kassitler gibi çeşitli halkların akınlarından dolayı MÖ 16. – 12. yüzyılları arasında bir karışıklık dönemi süregeldi. 12. yüzyılının ortalarında Mezopotamya kuzeyinde yaşayan Asurlular hakim oldu. Savaşçı ve boyun eğmez bir halktı. MÖ 7. yüzyılında başkenti Ninova ve kralı Asurbanipal olduğunda Asurlular gücünün zirvesine ulaştılar. MÖ 612’de Asurlular’ın hakimiyeti altındaki halklar Perslerin yardımıyla ayaklanıp Ninova’yı fethederek yıktılar. Yeni kurulmuş Babil devletinin başkenti yeniden Babil oldu. Antik çağ Yedi Harikası’ndan biri bilinen Asma Bahçeler gibi büyük ve çarpıcı yapılarla süslendirildi. Nebukadnezar Babil kralı olduğunda Babil devleti gücünün zirvesine ulaştı. Hakimiyetini Akdeniz’in kıyılarına dek genişleterek Kudüs’ü ele geçirdi. Yeni Babil İmparatoluğu MÖ 538’de II. Kiros tarafından yok edilip Pers imparatorluğunun bir kısmı olarak MÖ 330’da Büyük İskender’in hakimiyeti altına girdi.

Mısırlılar

Nil nehri sulları ile geniş arazilerin sulanmasından başka nehrin sellerinden kalan ve toprağın verimliliğini arttıran çamur, Mısır’ın gelişiminde önemli bir etkendi. Ekonomisinin temeli tarımdı. Verimli toprakta buğday, arpa, keten, meyve ağaçları ve sebzeler yetiştirilirdi. Nil Nehri kıyılarında Trabzon hurması ve papirüs bitkisi toplanılırdı. Arpa ekmeğinin fermentasyonu esnasında bir nevi bira üretilirdi. Ayrıca hayvancılık ve balıkçılıkla uğraşılırdı. Ayrıca Mısır halkı firavunlar tarafından yönetilen büyük ölçekli inşaat işlerinde çalışırdı. İhtisas sahibi usta ve işçinin çoğu özel atölyelerde değil, sanayi ve ticaret kontrolü altında bulunan firavuna ait atölyelerde çalışırlardı. Ticaret altın gibi maden ve mal fazlalığının ihracatiyle kereste, gümüş, tunç ithalatine dayanırdı. Ruhban, yazıcı ve asker sayısı büyüktü. Hiyeroglif isminde eski Mısır yazısı MÖ 4.000 yıllarından itibaren kullanılırdı. Yazıcılar firavunların eserleri ve faaliyetlerini papirüs üzerine kaydederdi. Edebiyat eserleri çok azdır. Günümüze ulaşmış edebiyat eserleri lirik ve dinî şiirlerden başka halk öyküleridir. Nil selleri ve yıldızların hareketleriyle ilgili gözlemler tecrübeye dayanan gökbilimine gelişim fırsatını verdi. Her selden sonra yeniden ekilecek arazilerin ölçme ve sınır çizme gereksinimi pratik geometri gelişimine katkıda bulundu. Mısırlıların mumyalama işlemi tıp ve anatomi hakkında bilgi sahibi olmalarına yardımcı oldu. Mîmar, heykeltraş, ressam gibi sanatçılar firavunun hizmetinde bulundu. Sanatçıların amacı firavunun hayatını ve eserlerini tanıtmaktı. Piramit, tapınak, sütun, heykel gibi sanat eserleri dev boyutlarıyla dikkat çekmeyi başardı. Ahşap veya taştan yaptırılan küçük zarif heykelden başka metal, değerli veya yarı değerli taş mikro-art eserleri yapılırdı.

Yeryüzünde yaşayan bir tanrı ve aynı zamanda devlet olarak nitelenen firavun mutlak hâkimdi. Firavunun altındaki iktidarlı sınıf, din adamları, yüksek devlet memurları ve yazıcılardan oluşurdu. Sonra babadan oğula geçen askeri meslek sahipleri gelirdi. Firavun tarafından ekilebilir arazi tahsis edilen askerlerden sonra serbest kişi olarak çiftçi ve zanaatkârlar Mısır toplumunun en geniş kısmını oluştururdu. En son savaş sonucunda edinilen veya tüccarlar tarafından satın alınan köleler vardı. Özel kölelerden başka firavuna ait köleler devlet atölyeleri, tapınaklar, madenler ve taş ocaklarında çalışırdı. Toplumsal tabakalaşma sistemi tamamen kapalı değilken küçük derecede bile olsa insanların statülerini değiştirme fırsatları mevcuttu. Teokratik nitelik taşıyan devlet firavunun tanrılaştırılmasına dayalı bir yapıya sahipti. Mısırlıların dini çok tanrılıydı. En büyük tanrısı firavunun yeryüzünde temsil ettiği güneş tanrısı Ra idi. Mısırlılar ölenin vücudunun yok olmaması şartıyla öldükten sonra hayatın devam ettiğine inanırlardı. Dolayısıyla ölüyü mumyalayıp ölümden sonraki hayata gereken eşyalarla beraber anıtsal gömütlere gömerlerdi. Firavunlara bile yayılmış olan bu inanışa göre inanılmaz zenginliğe ve muhteşem süslemelere sahip olan büyük gömüt anıtlarının yaptırılmasına yol açtı.

Mısırlıların kökeni bilinmezken kökenleri çeşitli halklardan söz edilmektedir. MÖ 5.000 yıllarında neolitik yerleşimlerde teşkilatlanıp avcılık, balıkçılık ve tarımla uğraştılar. MÖ 4.000 yıllarında yerleşimlerin sayısı artıp sakinleri demirciliği öğrenir ve tarım ile düzenli bir şekilde uğraşır. Tanrılaştırılmış hayvan, bitki veya nesne gibi kendine özel bir koruyucu tanrıdan başka kendi hükümdarı olan kavimlere bölünmüş bulunur. Kavimlerin arasında devamlı çatışmalar Aşağı ve Yukarı Mısır krallıklarının birleşmesiyle sonuçlanır. Mısır’ın tarihi Menes adlı Yukarı Mısır’ın kralı tarafından başkenti Memfis olmak üzere iki krallığın birleştirildiğinde başlar. Yaklaşık MÖ 3.000 – 2.000 yıllarını kapsayan bu döneme Eski Krallık dönemi denmektedir. Bu dönem boyunca Mısırlılar metal kaynaklarını sağlamak amacıyla komşu bölgeleri işgal eder. Ayrıca tapınak, saray ve Giza piramitleri gibi görkemli yapıları inşa ederler. Bu dönemin sonunda merkezi otoritenin zayıflaması ve bazı yerel yöneticilerin güçlenmesi dinî çatışmalar ile siyasî karışıklıklara yol açtı. Bu durumun sonucu köylülerin ve asillerin yaşam koşullarının iyileştirilmesiydi. Yaklaşık MÖ 2.000 – 1.540 yılları arasındaki dönem Orta Krallık dönemi olarak adlandırılır. Başkenti Teb olan devlet yeniden düzenlenip bugünkü Sudan’da yer alan Nübye, Libya ve Suriye’ye karşı seferlerin yanı sıra mimari eserleri ve arazi ıslah çalışmaları yapılır. Bunu takiben Mısır, göçebe halk olan Hiksosların işgaline uğradı. İdaresi Mısır halkına karşı yönetildi. Mezopotamya halkları ve Giritlilerle iyi münasebette bulunan Hiksoslar muhtemelen Mısırlılara savaş arabasını tanıttılar. Eski Mısır’ın son dönemi Teb’in başkent olduğu MÖ 1.540 – 1.075 yılları arasındaki Yeni Krallık dönemidir. Teb’in hükümdarları Hiksosları kovaladıktan sonra güçlü hanedanları kurdular. Bu döneme ait olan önemli firavunlar Mısır’ın zenginliğini savaşla arttırdı. Aytıca Fenike, Girit ve Ege adalarıyla ticari münasebet kurdular. MÖ 11. yüzyıldan MÖ 7. yüzyıla gelinildiğinge Mısır çöküş devrine girip Asurlular egemenliği altında bulunur. MÖ 7. yüzyılın ilk yarısında bağımsızlığına kavuşan Mısır, Yunan kentleriyle ticareti geliştirir. Mısır’a göçeden birçok Yunan paralı asker ve kral korucusu olarak hizmette bulunur. MÖ 525’te Perslerin egemenliği altına girer. MÖ 333’te Persleri yendiği İsos savaşı ardından Büyük İskender Mısır’a doğru ilerledi. Halaskar olarak kabul edilen İskender firavun olarak ilan edildi.

Fenikeliler

Muhtemelen Sami kökenliydiler. MÖ 3.000 yılları başlarında bugünkü Lübnan gibi Akdeniz’in doğu kısımlarında bulunan “kent – krallıklarında” teşkilatlandılar. Bölgenin özellikleri tarımın gelişimine uygun olmadığı gibi Fenikeliler zanaatkârlık ve ticaretle uğraştılar. Fenike, Mezopotamya ile Mısır’ı bağlayan tek geçidi oluştururdu. Dolayısıyla ticari ve askeri önemi büyüktü. Lübnan dağlarından sağlanan kereste donanma kurma fırsatını verdiğinden dolayı Fenikeliler denizci bir halk oldu. MÖ 2.000 yılları ortalarından itibaren Asya kıylarında koloni kurdular, sonra da Akdeniz’in tümüne yayıldılar. En önemli kolonisi Afrika’nın güney ucunda kurdukları Kartaca idi. Britanya Adaları ve Baltık Denizi’ne kadar seferlerine ilişkin bazı ipuçları var. MÖ 6. yüzyılda firavun Neko’nun emri üzerine muhtemelen Afrika etrafından dolanmaya giriştiler. Bölgede topladıkları deniz kabuklarından mor boya çıkartarak kumaş boyamasından başka dokumacılık, cam vazo yapımı, çömlekçilik, mobilyacılık, kuyumculuk, silah yapımında ileriydiler. Ürettikleri malları hammadde karşılığında değiştirirlerdi. Ayrıca farklı halklardan malları satın alıp başka halklara satarlardı. Akdeniz’deki halkların ticareti en azından MÖ 8. yüzyıla kadar ellerindeydi. Ticari münasebetlerin gelişimi ve ticaretle ilgili yazışmanın gelişimi alfabenin gelişimine vesile oldu. Belli bir fikri veya bir heceyi temsil eden çivi yazısı ve hiyeroglifin tersine alfabenin sembolleri bir sesi temsil ederdi. Komşu halkların kültürel etkilerini taşıyan Fenike medeniyetinin belli özellikleri yoktu. Tanrıları doğadaki olaylar ve kuvvetlerle ilişkindi. Her şehrin koruyucu tanrısı vardı. Büyük bir tehlike karşısında veya bir felaketin önüne geçmek istenildiğinde insan kurban etme ritüeli dini inanışları arasında yer alırdı.

Zanaatkârlık ve ticaret gittikçe kentsel bir toplum oluşturdu. Her ne kadar şehrin hükümdarı toplumsal hiyerarşinin zirvesindeyse de iktidarı zengin tüccarlarca kısıtlanırdı. Ayrıca ulemaların iktidarı büyük görünürdü. Toplumun zeminini teşkil eden kent sakinlerinin yaşam şartları Ortadoğu’nun başka halklarınınkine kıyasla daha iyiydi. Fenike hiçbir zaman birleşik bir devlet olmadı. Ovasıyla beraber kıyıda bulunan her kent küçük bir krallık gibiydi. En önemli kentlerden Byblos Mısır’la ticari münasebet dolayısıyla çok hızlı bir şekilde gelişmiş en eski şehriydi; başka kentlerin Mısır istilasına uğradığı zaman MÖ 2.000 yıllarında gelişmiş Ugarit Miken’le ticari münasebette bulundular; Mısırlılardan kurtulma umuduyla Fenike hükümdarlarının kolaylaştırdığı Hitit yayılması zamanında Sidon gelişmiş; Yahudilerin verdikleri toprak ve çeşitli mükafat karşılığında Sur şehri Süleyman Tapınağı inşasına katkıda bulundu. Akdeniz’de büyük sayıda koloniye sahip olan Sur üç yüzyıl boyunca bölgenin en önemli liman şehriydi. Sur ve Fenikelilerin refah dönemi, bir taraftan, Yunanlıların Akdeniz’e çıkıp ticaret yaparak koloni kurduğunda, öte taraftan, Asurluların ve daha sonra Babillerin yayılmasıyla iki etken altında MÖ 8. yüzyıldan itibaren durdurulmuştu. Babillilere karşı direnen Sur sonuçta en iyi şartlarla bir antlaşmaya vardı. MÖ 538’de Fenike Perslerin egemenliğine geçti. Fenikeliler Doğu’daki ticari yollar yeniden açıldığından Perslerin sadık yandaşları oldu. Pers İmparatorluğu’na donanma sağlayarak onlarla birlikte Yunanlılara karşı savaşa girdiler. Persler’e karşı İssos savaşında zaferi ardından Büyük İskender Fenike’ye doğru ilerledi. Yedi aylık kuşatmasına direnip fethedilen Sur şehriyle Fenike kentleri teslim oldu.

Yahudiler

Başta hayvancılıkla uğraşmış olan Yahudiler Sami kökenli bir halktı. Medeniyetinin beşiği olan Filistin’e yerleştiler. Bu bölgeyi terk edip Mısır’a yerleştikten 200 yıldan sonra geri dönerek bir devlette teşkilatlandılar. Devlette teşkilatlandıklarında tarım ve esas olarak ticaretle uğraştılar. Tarım ürünleri karşılığında Fenike’den kereste alırlardı. Metal ve yarı değerli taştan mühür, mücevherat ve silah yaparlardı. Yahudi dininde tanrı kavramı manevi bir anlayışa kavuşmuştu. Tanrılaştırılmış hükümdarın isteklerine bağlı insanı savunan Ortadoğu dinlerinin tersine Yahudilerin tanrısı dünyayı yaratan güç olarak insanların hayatına hükmederdi. Devamlı göçleri esnasında düşmanları ve onların tanrılarından koruyan güç idi. Mısır’dan Çıkış ve Filistin için verdikleri savaşlardan sonra Yahudiler kendilerini tanrının seçtiği halk olarak kabul ettiler. Böylece din milli bir niteliğe kavuştu. Sonuçta Mesih’in geliş fikri tanıtıldı. Yahudi tektanrılı dini Hristiyanlık’a zemin hazırladı ve İslam’ı şekillendirecek birçok öğe içeriyordu. Büyük bir manevi kazanım olarak Musa Kanunu insan ilişkilerine hükmeden ana ahlak kurallarını içerir. Tevrat ve özellikle Mezmurlar (Kral Davud ve Kral Süleyman’ın ilahi formunda yazdıkları şiirler) dünya edebiyatının büyük eserleri arasında kabul edilmektedir.

Yahudilerin tarihinde ilk dönem Atalar dönemi olarak anılmaktadır. Babil devletinin gücünün zirvesine ulaştığı dönemde Ata İbrahim’in önderliğinde Mezopotamya’dan geçen kavim birçok serüvenden sonra Kenan ülesine yerleşmişti. Kavimlerinden biri olan Hiksoslar Ata Yusuf’la egemen olduğunda Mısır’da kalıcı bir şekilde bulundu. Musa Mısır’dan Çıkış ile Vadedilmiş Topraklar olarak bilinen Kenan ülkesine yerleşimini üstlenir. Bu müddet zarfında On Emir ismini taşıyan kanunu alırlar. Atalar dönemini takiben Hakimler döneminde Kenan ülkesine yerleşmek üzere Filistin’in kıyılarında yaşayan Filistinliler’le kıyının gerisinde yaşayan Kenanlılar’la savaşmak zorunda kaldılar. MÖ 12. – 11. yüzyıllarda verdikleri mücadeleleri ayrı ayrı kabile olarak verdiler. Ancak bazı durumlarda Filistinler başta olmak üzere düşmanlarını karşılamak üzere bir araya gelmeye mecbur oldular. O zaman önderleri Hakimler idi. Sabit birleşme Krallar dönemi olarak anılan dönemde oldu. İlk kralı Şaul Filistinliler’e karşı savaşta öldürüldü. Arkasından gelen Davud MÖ 11. yüzyılın başlarında tarıma dayanan güçlü bir devleti düzenledi. Tebaası tarafından tanrı olarak sayılmadan bir tek tanrı adına hükmetti. Oğlu Süleyman 50 yıl boyunca adalet ve hikmetle hükmetti. Bu dönemde de düzenlenen devlet gücünün zirvesine ulaşır. Ortadoğu halklarıyla ticari münasebet ekonomik kalkınmada büyük bir rol oynadı. Süleyman Kudüs’te inşa ettirdiği meşhur tapınaktan dolayı Yahudi halkının hafızasında kaldı. Ölümü üzerine başlamış olan iç çatışmalardan dolayı devlet iki zayıf krallığa ayrıldı. Bu dönem Peygamberlerin dönemidir. Dönemin dindar Yahudileri halkın inancı ve adetlerini korumaya çalıştılar. MÖ 722’de İsrail krallığı Asurlular tarafından işgal edildi, MÖ 587’de ise Kudüs Nebukadnezar tarafından zaptedildi. Yahudiler Babil sürgününe uğradıktan elli yıl sonra Kiros tarafından serbest bırakıldılar. Pers kralı Kudüs’e dönmelerine ve Tapınağın tekrar yapılmasına müsaade etti. Perslerin egemenliği altında kalan Filistin MÖ 322’de Büyük İskender tarafından istila edildi. Yahudiler hükümdarları, ataları, hakimleriyle kralları tanrının yeryüzünde temsilleri olarak gördüklerinden saygı ve şerefleriyle toplumsal hiyerarşide farklı mevkiye sahiptiler. Halk arasında önemli toplumsal eşitsizlikler baş göstermedi. Devlette teşkilatlanmalarından itibaren Romalılar tarafından istilalarına dek rahipler toplumda ayrı bir rol oynadılar.

Hititler

MÖ 2.000 yıllarının başlarında Anadolu’nun doğu kısmında güçlü bir devlet oluştu. Hititler veya Etiler olarak bilinen sakinleri hayvancılıkla uğraşıp ovalara yerleşerek gittikçe Suriye ve kuzey Mezopotamya’ya yayıldılar. Konuştukları dil Yunanca ile Ermenice’nin kaynaşması olduğundan muhtemelen kendileri Yunan ve Ermeni kavimlerinin karışımından geldiler. Tarım işlerine güçlükle ayak uydurduktan sonra tahıl, bal ve şarabı bol miktarda üretmeyi başardılar. Zanaatçılık ve ticaret devleti geliştirip kuvvetlendirdi. Muhtemelen demiri işleyen ilk onlardı. Komşu halklardan metal tedarik ederek silah ve hayvan malzemeleri üretirlerdi. Doğu’daki ticaret yolları üzerinde kent kurup at ve metal eşya ticaretiyle ün kazandılar. Başta Sümer dininden gelen birçok tanrıları ve tanrıçaları vardı. Güçlü devletin oluşması milli dine ihtiyacı ortaya koydu. Başta gelen kasırga, yıldırım ve yağmur tanrısıyla eşi ölülerin dünyasına hükmederdi. Bronz ve kil tabletlerden iki çeşit yazı kullanıldığı anlaşılmaktadır. Çözülmüş olan çivi yazısıyla beraber hiyeroglif kullanılırdı. Yine tabletlerden öğrenildiğine göre Hammurabi kanunlarından etkilenmiş olan yasaları vardı. Hitit devletinin gücünün zirvesine ulaştığı döneme ait yazılı kayalar dinamik figürleri resmederek dini veya askeri sahneleri göstermektedir. Yazılı kayayla sınırlı olmayan yontuculuk, put ve mühür yapımında da uygulanırdı. Hitit sanatı gündelik hayat ve savaş etkinliklerinden etkilendi.

Toplumsal hiyerarşinin zirvesinde olan kral gittikçe mutlak egemen oldu. Aynı zamanda başrahip, kumandan ve başhakim görevlerini görürdü. Tanrı’dan gelmesiyle insanüstü nitelikleri kabul edilirdi. Arkasından gelen en yüksek toplumsal sınıf savaşçılardan oluşturulurdu. Aynı zamanda onlar yüksek devlet memurları ve büyük çiftlik sahibiydiler. Arkalarından gelen ve kentlerde yaşayan zanaatçılardan başka soylulardan toprak kiralayan halk köylerde yaşardı. Son olarak sahibinin isteğine bağlı köleler vardı. Kentlerin arasındaki büyük mesafeler feodal sistemin oluşmasına katkıda bulundu. Kral başkent olarak Hattuşaş’ı seçti. Başka kentlerin hükümdarları kral soyundan gelip krala bağlıydı. MÖ 16. Yüzyılın başlarında başka halkların yardımıyla Babil’i fethedip eski Babil devletini yok ettiler. Bunu takiben hükümdarlarının arasında çıkan kavgalar devleti Toros Sıradağlarının kuzeyine kısalttı. Yükselme dönemi olan MÖ 15. yüyzılın ikinci yarısında günümüzdeki Suriye’ye ilerlediler. MÖ 14. yüyzılda Ege kıyılarına vardılar. Sonraki yüzyılda bugünkü Suriye’de yer alan Kadeş’te Mısırlılar ile savaşa girdiler. Savaşın kesin bir galibi olmaksızın iki devletin bölgedeki sınırlarına dair bir antlaşma imzalandı. Bu dönemde Miken’le ticaret münasebeti geliştirdiler. Mısır’dan gelen kaynak bilgilerine göre MÖ 12. yüyzılda Hattuşaş Asurlular ve deniz halkları tarafından yıkıldı.

Persler ve Medler

MÖ 2.000 yıllarının başlarında iki ayrı Hint-Aryen kavmi olan Medler ve Persler İran platosunun batı yamaçlarına yerleşti. Bölgenin verimli arazi ve otlakları vardı. Platonun kuzey kısmına Medler yerleşip güney tarafına ise Persler yerleşti. Başlangınçta Mezopotamya halklarına bağlıydılar. MÖ 7. yüzyıla kadar Asurlular’ın sömürgeleriydiler. Ana uğraşları tarım ve hayvancılıktı. Medler tarafından ilk kurulan devlete Persler entegreydi. Babilliler’le ittifakta bulunarak MÖ 612’de Ninova’yı fethedip Asurlular’ın hakimiyetine son verdiler. Yeni kurulan devlet Anadolu topraklarında akan Kızılırmak nehrine kadar batıya genişledi. MÖ 6. yüzyılın ortalarında Persler II. Kiros önderliğinde isyan ettiler. Medler’in başkenti Ekbatana’yı fethettiler ve sonrasında da Babil devleti, Lidya devleti ile Mısır sınırlarına kadarki Suriye’yi zaptettiler. Fetihleri doğu İran’dan Hindistan sınırlarına kadar devam etti. Orada savaşarak II. Kiros öldü. Halefi ve oğlu Kambises Mısır ve Libya’yı işgal etti. Bu fetihlerden Pers İmparatorluğu’nun tarihi başlar. Ekonomisi işgal edilen ülkelerden toplanan vergilere dayanır. İmparatorluğun ordusunun bel kemiği Medler ve Perslerden oluşur. Vergiler ödenildiği ve kralın istediği hediyeler verildiği sürece işgal altında bulunan ülkelerin sakinlerine hoşgörü tanınırdı. Kendisini halka sevdiren kral, tanrının yeryüzündeki seçkiniydi.

Kambises’in halefi I. Darius idi. Ahameniş hanedanına yakın kökenliydi. Yönetim sistemi mutlak bir monarşiydi. Kralın isteği kanun niteliğini taşırdı. Kralın karar vermesinde danışmanlık yapan imparator konseyi kral tarafından atanan erkânlardan oluşturulurdu. İmparatorluk satraplık adlandırılan 20 tane idari birimlere bölündü. Satraplığın yöneticisi büyük kral tarafından Pers soyluları veya yerel hükümdarlarları arasından seçilen bir kişiydi. Askeri iktidarı olan satrapın görevi satraplığın savunmasıydı. Vergileri toplamaktan başka kralın isteği üzerine asker veya donanma sağlamaya mecburdu. Para bastıran I. Darius hem para, hem takasa dayanan, karışık bir ekonomik sistem kurdu. Satraplıktan toplanılacak vergiler mal ve para olarak ödenilirdi. Satraplıkların denetimi ve yerel yönetimin kontrolüyle görevlendirilen devlet memurları satraplıkları teftişe çıkarak görüp işittiklerinden kralı haberdar ederdi. Başta kral postası ve ordusu olmak üzere memur ve malların dolaşımını kolaylaştıracak ana yollar ve menzilhaneler tesis edildi. Menzilhanede at değiştirip gece geçirilirdi. Ana yolların bir örneği yeni başkent Susa ile Anadolu’daki Sardes’i bağlayan kral yoludur. Darius, imparatorluğu Avrupa yönünde genişletmek istedi. Darius ve haleflerinin yayılmacı politikası MÖ 492 ile 479 arasındaki Pers – Yunan savaşlarına yol açtı. MÖ 331’de Büyük İskender tarafından Pers imparatoluğunun istilasına kadar Pers – Yunan çatışmaları devam etti. Bütün antik imparatorlukların en iyi teşkilatlanmış olanı Pers imparatoluğunda birçok zayıf nokta vardı. Çok uluslu toplumunda uyumsuzluk gözlenirdi. Boyunduruk altında bulunan halkların iktidarla hiçbir bağlantısı yoktu. Köleleştirilmiş uluslar özgürlüğünü kaybettiği gibi savaşçılıkları eksikti. İmparatorluğun büyük yüzölçümü başkentten uzak bölgelerde satrapların isyanları veya aralarında çatışmalarını kolaylaştırırdı. Ancak imparatorluğun çok uluslu dokusu tebaalara tarihte ilk olarak hoşgörü tanımaya katkıda bulundu.

Pers medeniyetini başta şekillendiren öğe dindi. Dinin kurucusu Zerdüşt olup ahlak kurallarıyla başka doğu dinlerinden farklılık gösterdi. İyilikle kötülük arasında kavgayı tanıtan Zerdüştlük’te insanın yalanla mücadelesiyle, iyiliğin zaferine katkıda buluma mecburiyeti vurgulandı. Putları ve tapınakları olmayan Persler iyilik ve ışık tanrısına dağların doruklarındaki sunaklarda tapınırdı. Bu sunaklarda rahipler ateş yakardı. Persler Asurlulardan aldıkları çivi yazısını sadeleştirdiler. Başta büyük kralın fermanlarını anlatan metinler imparatorluğun tüm halklarının dillerine çevrilmişti. Gelenekten ilham alan sanat gelişmişti, sarayın ihtiyaçlarını karşılayarak gittikçe ilerledi. Zerdüştlük’ten gelen öğelerin yanı sıra Babil, Asur, Mısır ve Hitit öğelerini taşırdı. Büyük saray kompleksleri zenginlik ve muhteşemlik halini yansıtırdı. Mimarlığı ile süslemeleri anıt niteliğindeydi.

 

 

 

Yazar: Athanasios PatrinosEğitimciTarih araştırmacısı

Yunanca’dan çeviren : Yanis Bonos

Kaynakça

Άτλας της παγκόσμιας ιστορίας, (επιμ. Δ. Κοσμίδης), εκδ. «Η ΚΑΘΗΜΕΡΙΝΗ», Αθήνα 1997, (Yunanca).

HONOUR Η., FLEMING J., Ιστορία της τέχνης, τ. 1-2 (μετ. Ανδ. Παππάς), Υποδομή, Αθήνα 1991, (Yunanca).

ΚΡΕΜΜΥΔΑΣ Β., ΜΑΡΚΙΑΝΟΣ Σ., Ο αρχαίος κόσμος, τ. 1-2, Γνώση, Αθήνα 1987, (Yunanca).

Άτλας της Βίβλου, εφημ. «Η ΚΑΘΗΜΕΡΙΝΗ». Αθήνα 1998, (Yunanca).

GARELLI P., Ασσυριολογία (μετ. Νικήτας Λιανέρης), Καρδαμίτσα, Αθήνα 1995, (Yunanca).

GARDINER Α., Η Αίγυπτος των Φαραώ (μετ. Δημ. Παυλάκης), Φόρμιγξ, Αθήνα 1996, (Yunanca).

ΠΑΣΧΑΛΗΣ ΑΘ., Αρχαίοι πολιτισμοί Μέσης Ανατολής και Μεσογείου: Μεσοποταμία, Καραβία, Αθήνα 1977, (Yunanca).

VERCOUTTER J., Η Αρχαία Αίγυπτος (μετ. Αρ. Παρίση), Καρδαμίτσα, Αθήνα 1994, (Yunanca).

Advertisements